Soğuk Savaş’ın sona ermesi, uluslararası ilişkiler disiplininde ve küresel siyaset pratiğinde derin bir yapısal dönüşüme işaret etmiş; bu dönemdeki akademik ve politik tartışmalar büyük ölçüde sistemin kutupluluk durumu etrafında şekillenmiştir. Başlangıçta Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki liberal uluslararası sistemin, serbest piyasa ekonomisi ve demokratik değerler gibi prensipleri uluslararası örgütler aracılığıyla yaygınlaştırması, küresel siyasette tek kutuplu bir istikrar algısı yaratmıştır. Hatta dönemin bazı düşünürleri bu durumu ideolojik bir kesin zafer ve “tarihin sonu” olarak nitelendirmiştir. Ancak bu düzenin kalıcılığına ve sistemin salt tek kutuplu doğasına dair mutlak kabuller, zamanla yerini daha karmaşık, dinamik ve çok merkezli bir küresel gerçekliğe bırakmaya başlamıştır. Özellikle uluslararası politikadaki gelişmeler, hegemonik güçlerin değişen öz algıları ve küresel sistemde yaşanan krizler, bu geçiş sürecini hızlandıran unsurlar olarak değerlendirilmektedir.
Uluslararası sistemde çok kutupluluğa doğru evrilen emareler belirginleşmiştir. Asya’da yükselen güçlerin sahneye çıkması, bilhassa Çin’in ekonomik ve stratejik kapasitesini artırarak küresel sistemde ABD ile rekabet edebilecek bir güç olarak varlığını ortaya koyması, bu dönüşümün en önemli dinamiklerinden birini oluşturmuştur. Bu süreçte yalnızca küresel süper güçler değil, aynı zamanda bölgesel güçler de kendi etki alanlarını genişletme ve sistemde daha fazla söz sahibi olma imkânı bulmuştur. Nihayetinde, bölgesel ve sistemik düzeyde söz sahibi bir devlet olarak Türkiye’nin kapasitesindeki artış ve bölgesel bir güç olarak yükselişi de bu küresel eğilimlerle paralellik göstermiştir. Türkiye’nin etki kapasitesindeki bu yükseliş, doğal olarak onun dış politika vizyonunu ve Avrupa Birliği dâhil olmak üzere tüm uluslararası aktörlerle kurduğu ilişkilerin doğasını derinden etkilemiştir.
Uluslararası rekabetin karmaşıklaşması ve normatif uzlaşının zayıflamasıyla birlikte, devletlerin çıkarlarını yalnızca liberal uluslararası düzenin normatif çerçevesi içinde tanımlamaya devam edip etmeyecekleri akademik bir tartışma konusu haline gelmiştir. Bu yeni ve rekabetçi ortamda bazı devletler öne çıkarak ulusal çıkarlarını güvence altına almak ve bağımsız hareket edebilme kapasitelerini artırmak için stratejik otonomi arayışına yönelmişlerdir. Stratejik otonomi, bu bağlamda devletler için isteğe bağlı bir dış politika tercihi olmaktan çıkmış; yükselen bölgesel güçlerin kendilerini koruma ve konumlandırma reflekslerinin temel bir bileşeni haline gelmiştir.
Bu analiz, Türkiye’nin dış politikasındaki stratejik otonomi kavramının evrimini, Türkiye-AB ilişkileri ekseninde incelemeyi amaçlamaktadır. Öncelikle stratejik otonominin teorik temellerini ve uluslararası sistemdeki gelişimi ele alınacak, ardından Türkiye-AB ilişkilerinin tarihsel arka planındaki asimetrileri analiz edilecektir. Son olarak, Türkiye’nin artan bölgesel gücü ve çok yönlü dış politika arayışları doğrultusunda bu ilişkilerin normatif bir uyum sürecinden, karşılıklı çıkar odaklı ve daha otonom bir yapıya nasıl dönüştüğü değerlendirilecektir.
…







