Rusya’nın 2022 yılında Ukrayna’ya yönelik başlattığı savaş, yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma olmanın ötesinde, küresel güç dengelerini yeniden şekillendiren ve transatlantik ittifakı üzerinde sarsıcı etkiler yaratan bir süreç haline gelmiştir. Başlangıçta ABD ve Avrupa, Ukrayna’yı destekleme noktasında senkronize bir politika yürütmüş, yaptırımlar ve askeri yardımlar aracılığıyla ortak bir duruş sergilemiştir. Ancak savaşın uzaması ve başta ABD olmak üzere lider değişiklikleri, tarafların çıkar önceliklerini farklılaştırmış ve görünürdeki birliği aşındırarak Batı ittifakı içinde yeni ayrışmalara zemin hazırlamıştır.
Bu bağlamda, transatlantik ilişkilerde uzun süredir örtük şekilde varlığını sürdüren fay hatları gün yüzüne çıkmış, Avrupa’nın savunma politikaları, enerji güvenliği ve ekonomik istikrar endişeleri ile ABD’nin küresel güç projeksiyonu arasında belirgin bir gerilim hattı oluşmuştur. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, Avrupa’da kolektif savunma anlayışını güçlendirse de kıtanın ABD’ye olan askeri bağımlılığı ve NATO’nun rolü üzerine yeni tartışmalar başlatmıştır. Özellikle Almanya ve Fransa, AB’nin kendi savunma kapasitesini artırması gerektiğini savunurken, Doğu Avrupa ülkeleri NATO çerçevesinde ABD liderliğinde güvenlik politikalarını sürdürme eğiliminde olmuştur. Enerji politikaları ise Batı’nın yalnızca Rusya’dan bağımsızlaşmasını değil, aynı zamanda ABD ile yeni bir bağımlılık ilişkisine sürüklenip sürüklenmediğini de tartışmaya açmıştır.
Bu süreçte Türkiye, denge siyasetiyle öne çıkan bir aktör olarak küresel diplomaside kendine yeni bir alan açmayı başarmıştır. Montrö Sözleşmesi’nin uygulanması, İstanbul müzakerelerine ev sahipliği yapması ve Tahıl Koridoru Anlaşması’ndaki arabuluculuk rolü, Türkiye’nin savaş sürecinde izlediği proaktif diplomasiye işaret etmektedir. Aynı zamanda hem Ukrayna hem Rusya ile askeri mühimmat satış anlaşmaları da dahil olmak üzere ilişkilerini üst seviyede sürdürmesi ve Rusya ile ekonomik iş birliğini devam ettirmesi, Ankara’nın izlediği çok yönlü dış politikanın stratejik bir ustalık mı yoksa riskli bir manevra mı olduğu sorusunu gündeme getirmiştir.
Bu makale, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın Batı ittifakı üzerinde yarattığı jeopolitik dönüşümü ve ABD-Avrupa ilişkilerindeki kırılma noktalarını analiz etmeyi amaçlamaktadır. Bununla birlikte, Türkiye’nin bu süreçte kazandığı diplomatik esneklik ve bölgesel dengeleri yönlendirme kapasitesinin, onu küresel aktörler arasında nasıl konumlandırdığı da değerlendirilecektir. Son olarak, savaşın ardından uluslararası düzenin mevcut halini koruyup koruyamayacağı ya da yeni bir dünya düzeninin şekillenip şekillenmeyeceği sorusu, çalışmanın temel tartışma eksenlerinden birini oluşturacaktır.
…