1992 yılında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti resmî olarak dağıldıktan sonra yedi ülke bağımsızlığını ilan etmiştir: Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Kuzey Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Kosova. Yugoslavya’nın dağılması ile birlikte siyasi sınırları yeniden çizilen Balkanlar, uzun bir aradan sonra uluslararası sistemde tekrar önemli bir bölge hâline gelmiştir. Yugoslavya’nın dağılma sürecinde yaşanan etnik çatışmalar hem bölgenin kırılgan yapısını gözler önüne sermiş hem de AB ile NATO’nun bölgenin istikrara kavuşabilmesi için çeşitli politikalar geliştirmesine neden olmuştur.
Özellikle bağımsızlığını yeni kazanan devletlerin ekonomik kurumlarını güçlendirmek, kalkınmalarını desteklemek ve siyasi istikrarı sağlamak amacıyla AB ile daha yakın ilişkiler kurmayı stratejik bir hedef olarak benimsemeleri önem taşımaktadır. Bunun yanında Balkanların coğrafi konumu itibarıyla Orta Doğu, Kafkasya ve Asya arasında bir geçiş bölgesi olması ve enerji hatları, ticaret yolları ile ulaşım ağları açısından stratejik bir konuma sahip olması; ayrıca göç hareketleri ve sınır güvenliği açısından önemli bir kavşak noktası olması da bölgenin AB için neden önemli bir konuma sahip olduğunu göstermektedir. Tüm bu unsurlar doğrultusunda Balkan ülkeleri, AB genişleme politikasının en önemli noktalarından biri hâline gelmiştir.
24 Şubat 2022 tarihinde Rusya’nın Ukrayna’ya operasyon başlatması ve fiilen savaşın devam etmesi ile birlikte Avrupa Birliği’nin genişleme politikasında gözle görülür bir değişim ve ivme görülmüştür. Yugoslavya’nın dağılışı sonrası dahi oldukça yavaş ve temkinli ilerleyen genişleme süreci, savaşın ardından jeopolitik ve güvenlik konularını genişleme politikasının merkezine almıştır. Rusya’nın Avrupa’nın güvenliğine tehdit oluşturduğu yönündeki yaklaşım, AB’nin Balkan ülkelerini siyasi ve ekonomik olarak kendi yapısına daha fazla entegre etme isteğini artırmıştır. Özellikle Avrupa’nın güvenliğini merkeze alan AB, uzun yıllardır kademeli entegrasyon modeli üzerinden devam eden Batı Balkan ülkeleriyle – Arnavutluk ,Bosna-Hersek, Sırbistan,Karadağ, Kuzey Makedonya, Kosova – ilişkilerini güçlü bir şekilde yeniden canlandırmaya çalışmış ve bölgenin AB’ye entegrasyonu için genişleme politikasını yeniden önceliklendiren kapsamlı bir yaklaşım benimsemiş ve bu entegrasyonun sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi için demokratikleşme, hukukun üstünlüğü ve kurumsal reformları teşvik eden stratejiler geliştirmiştir.
Bu çalışma, özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında Avrupa Birliği’nin Balkanlardaki genişleme politikasında yaşanan değişimin, bölgede normatif bir dönüşümü mü amaçladığını yoksa bu sürecin stratejik bir araç olarak mı kullanıldığını ortaya koymayı hedeflemektedir. Çalışmanın birinci bölümünde AB’nin normatif güç olarak nasıl tanımlandığı ve genişleme sürecinde koşulluluk mekanizmasının nasıl işlediği teorik olarak ele alınacaktır. İkinci bölümde ise bu teorik çerçeve kullanılarak AB’nin söylemleri ile pratikteki uygulamaları arasındaki ilişki incelenecek; reformların kalıcılığı, üyelik sürecinin belirsizlikleri ve AB içindeki farklı görüşlerin etkileri gibi konular ışığında genişleme politikasının Balkan ülkeleri üzerindeki etkileri ve bu süreçte AB’nin yaklaşımında meydana gelen değişimler değerlendirilecektir. Son bölümde ise Balkan ülkeleri arasında güncel gelişmeler temelinde yapılacak karşılaştırmalı bir analiz aracılığıyla, AB’nin genişleme politikasında gerçekten değer temelli mi hareket ettiği yoksa daha çok stratejik çıkarların mı belirleyici olduğu tartışılacaktır.
Avrupa Birliği’nin Normatif Güç Yaklaşımı ve Genişleme Politikası
Avrupa Birliği’nin uluslararası sistemde ne tür bir güç olarak değerlendirileceği akademik literatürde süreklilik arz eden temel tartışma konularından biridir. 1970’lerin başında François Duchêne’nin ileri sürdüğü “Civilian Power Europe (Sivil Güç Avrupa)” yaklaşımı, Avrupa’yı “ekonomik gücü yüksek, silahlı kuvvetleri görece sınırlı” bir sivil güç olarak tanımladı. Hedley Bull gibi realistler ise bu görüşü Avrupa’nın aslında “sivil güç” olmadığını, eksik bir askeri güç olduğunu söyleyerek eleştirdi. Bull’a göre sivil güç olmak yeterli değildi. Güvenlik için askeri kapasite gerekliydi ve AB askeri olarak bağımsız olmadığı sürece ciddi bir aktör olamazdı. Bull, AB’nin nükleer caydırıcılığa sahip olması gerektiğini ve konvansiyonel ordularını güçlendirmesi gerektiğini savunuyordu. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra AB içinde güvenlik ve savunma alanında gelişmeler başladı. Bu gelişmelere 1991 Maastricht Antlaşması, ortak dış ve güvenlik politikası ve 1999 Köln Zirvesi’nde gündeme gelen 60.000 kişilik hızlı müdahale gücü örnek olarak gösterilebilir. Bu gelişmelerle birlikte AB artık sivil güçten askeri güce mi dönüşüyor sorusu gündeme geldi. Bu bağlamda, 2002 yılında Normative Power Europe: A Contradiction in Terms? makalesini yayımlayan Ian Manners sivil güç yerine daha ileri bir kavram önerdi: Normative Power Europe (Normatif Güç Avrupa).
…








