İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru oluşan ve günümüze kadar süregelen ABD-Avrupa ittifakı, gerek askeri angajmanlarla (NATO) gerek canlı ekonomik ilişkilerle bağlarını korumaya devam etmektedir. Fakat günümüzde bu ittifak birtakım sınamalar çerçevesinde sarsılmaktadır. Transatlantik ilişkilerdeki dengeler, tarafların önceliklerindeki farklılıklardan dolayı zorlu bir dönemden geçmektedir. Uluslararası sistemde – genellikle – karşılıklı iş birliği prensibiyle yürütülmüş olan Transatlantik ilişkiler, günümüzde Trump yönetiminin geçmişten farklı ve Avrupa’yı zora sokan politikaları sebebiyle ABD’nin daha baskın olduğu bir ilişki biçimine geçmiş görünmektedir. ABD’deki Donald Trump yönetiminin ikinci dönemiyle birlikte “Önce Amerika” (America First) doktrininin siyasi ve ekonomik anlamda sert bir şekilde uygulanmasının, ilişkilerdeki eşitsizliğin kaynağı olduğu görülmektedir. Görünen tabloda Avrupalı devletler, uluslararası sistemde ABD ile mutlak uyumdan uzaklaşarak çeşitli çıkar uyuşmazlıkları yaşamaktadır. Güvenlik paylaşımı ve ortak değerler gibi hususlar artık ABD tarafından yeterli görülmemekte; Avrupa, çıkar odaklı bir ilişki çerçevesinde – müttefiki ABD’ye karşı – stratejik özerkliğini koruma zorunluluğuyla karşı karşıyadır.
İlişkilerdeki bu dönüşümün yansımalarından biri, ABD’nin küresel tehdit algısının ve ulusal savunma stratejisinin yeniden tanımlanmasıdır. Ocak 2026’da yayımlanan yeni ABD Ulusal Savunma Stratejisi (NDS), küresel etkileşimlerden ziyade izolasyonist bir yaklaşımla anavatan savunmasına vurgu yaparak müttefiklik ilişkilerini gölgede bırakmıştır. Bu bağlamda ABD’nin, dış politikasındaki istikamet değişimine doktrinsel bir temel inşa ettiği söylenebilir. Fakat sahadaki gerçekliğin belgedeki yaklaşımla çeliştiği iddia edilebilir. ABD, her ne kadar ‘anavatan’ı önceliklendirmeye işaret ediyor olsa da farklı ülkelerle askeri angajmanlarını sürdürme yolundan vazgeçmemektedir. Ayrıca 28 Şubat 2026’da İsrail’in desteğiyle İran’a askeri operasyonda bulunma kararı da bu çelişkinin bir yansımasıdır. Dolayısıyla bir anlamda, Donald Trump’ın ikinci hükümetinde ABD dış politikası, Jackson Okulu’nun saiklerine dönmüştür. Yerine göre müdahaleci veya izolasyonist bir postüre bürünebilen bu diplomasi, kendi içinde iki kutba da salınım yapabilen bir dinamiğe sahiptir. Dış politikadaki herhangi bir karara ilişkin bu salınımın ne tarafa olacağı, ABD’nin çıkarlarının ne kadar hayati olduğu sorusuyla doğrudan ilişkilidir.
ABD’nin güncel dış politikasını Avrupa üzerine yürütülen politika özelinde incelemek gerekirse, ABD’nin Avrupa kıtasının savunmasında artık birincil güvence olma niyetinde olmadığını belli etmesinin ve Avrupa’ya karşı gümrük vergilerini artırmak istemesinin, Avrupa Birliği’nin “stratejik otonomi” söylemine anlam kazandırdığı söylenebilir. Ancak Avrupa, savunma sanayisini kalkındırmaya ve kendi ordularını donatmaya çalışırken, diğer yandan ABD’nin siyasi ve ekonomik baskısına ek olarak dijital veriler üzerindeki hakimiyetiyle mücadele etmektedir.
Bu analiz, Transatlantik ilişkilerdeki güncel durumu inceleyecektir. İlk olarak ABD’nin Avrupa’daki siyasi, teknolojik ve ekonomik hedefleri; buna karşılık Avrupa’nın direniş ve uyum sağlama hamleleri incelenecektir. İkinci aşamada Türkiye’nin bu denklemde AB için barındırdığı öneme değinilecektir. Üçüncü ve son bölümde, Avrupa Birliği’nin stratejik özerkliğinin geleceği değerlendirilecektir.
…







