Dünya, ufukta yeni bir nükleer silahlanma yarışının belirdiği çok kutuplu bir geçiş evresinin içinde gözüküyor. Küresel nükleer stokların %90’ına sahip olan ABD ile Rusya arasındaki nükleer politikayı düzenleyen tek anlaşma Şubat 2026’da sona erdi. Rusya-Ukrayna savaşı ve 2025’teki İsrail-İran savaşı gibi devam eden krizler, nükleer silahların önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Bunun yanı sıra Venezuela Devlet Başkanı’nın kaçırılması, nükleer ve nükleer olmayan devletler arasındaki çatışmanın gelecekteki seyrini tanımlayan bir gelişme olarak öne çıkmaktadır.
2025 yılı, devletlerin güvenlik garantilerinin nükleer güce sahip olmanın alternatifi olamayacağını idrak ettiği bir dönüm noktası olmuştur. Süper güçler de nükleer cephaneliklerini modernize etmeyi hedeflemektedir; Trump’ın nükleer denemelere yeniden başlanması çağrısı bunun açık göstergesidir. Trump, ikinci başkanlık döneminde 2022 Nükleer Durum İncelemesi’ni (Nuclear Posture Review) devre dışı bırakmıştır. Bu politika boşluğu, ABD’nin nükleer doktrininde belirsizlik yaratmaktadır.
Trump’ın ilk dönemine ait 2018 tarihli Nükleer Duruş İncelemesi, modern, esnek ve dayanıklı nükleer kabiliyetlerin sürdürülmesini savunmuş; nükleer silah kullanımının nükleer olmayan stratejik saldırılara karşı da değerlendirilebileceğini belirtmiştir. Ulusal Savunma Stratejisi’nde ise ABD, güçlü ve modern bir nükleer caydırıcılığı muhafaza etme niyetini ortaya koymaktadır. Nükleer cephaneliklerin modernizasyonuna yönelik sinyaller ile nükleer duruştaki belirsizlik birleştiğinde, bu durum yeni bir nükleer silahlanma yarışını tetikleyebilecek gibi gözükmektedir. Silah kontrol rejimlerinin zayıfladığına dikkat çeken değerlendirmeler de ortaya çıkan bir nükleer silahlanma yarışına işaret etmektedir. Silah kontrol çerçevesinin aşınması, iş birliğine dayalı güvenlik yönetiminin yerini stratejik rekabete bıraktığını göstermektedir. Nükleer kapasite artık son çare başvurulan bir silah değil, jeopolitik avantaj elde etmenin bir aracı haline gelmiştir.
Kurumsal kısıtlamaların zayıflaması; hipersonik sistemler, füze savunma teknolojileri ve hassas vuruş kabiliyetleri gibi teknolojik ilerlemelerle birleştiğinde, rakip devletler arasındaki güvenlik ikilemleri derinleşmiştir. Böyle bir ortamda caydırıcılığın getirdiği istikrar, kırılgan hale gelmektedir. Devletler öngörülebilirlik yerine “esneklik ve hayatta kalabilirliği” önceledikçe, rekabetçi nükleer modernizasyon süreci hız kazanmaktadır.
Küresel ölçekte nükleer kısıtlamaların zayıflaması, Güney Asya üzerinde de doğrudan etkiler yaratmaktadır. Bu bağlamda Hindistan, nükleer duruşunu yeniden kalibre etmektedir. Hindistan’daki stratejik çevrelerde “karşı kuvvet” (counterforce) seçenekleri üzerine artan tartışmalar dikkat çekmektedir. Gözetleme, istihbarat ve hassas hedefleme alanındaki teknolojik ilerlemelerle desteklenen karşı kuvvet kabiliyetlerine yönelim, “tırmanma hâkimiyeti” arayışına işaret etmektedir. Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI) verilerine göre Hindistan’ın nükleer cephaneliği büyümeye devam etmektedir. 2024’te 164’ten 172’ye çıkan nükleer başlık sayısı, 2025 itibarıyla 180’e ulaşmıştır. Hindistan halihazırda nükleer stoklarını genişletmekte, yeni tür nükleer taşıma sistemleri geliştirmekte ve çoklu başlık taşıyabilen kanisterden fırlatılan balistik füzeleri operasyonel hale getirmektedir. Bu gelişmeler, salt modernizasyonun ötesinde, “İlk Kullanmama” (No First Use – NFU) doktrininden kademeli bir uzaklaşmaya ve daha saldırgan kabiliyetlere yönelime işaret etmektedir.
Siyasal liderlik de bu esnekliği açık biçimde dile getirmiştir. Savunma Bakanı Rajnath Singh, Balakot crisis sonrasında yaptığı açıklamada, “Hindistan NFU doktrinine sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Gelecekte ne olacağı ise şartlara bağlıdır.” ifadelerini kullanmıştır. Bu söylem, doktriner belirsizliğin bilinçli bir stratejik araç olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da anı kitabı Never Give an Inch’te krizin yoğunluğunu ayrıntılı biçimde aktarmaktadır. Pompeo, Şubat 2019’da Hindistan-Pakistan rekabetinin nükleer bir çatışmaya ne kadar yaklaştığının dünya kamuoyu tarafından yeterince bilinmediğini ifade etmektedir. Nükleer silahlara sahip iki devlet olan Pakistan ile Hindistan arasındaki gerilim, nükleer silahların çatışmayı bütünüyle engelleyemediğini göstermektedir.
Mayıs 2025’teki tırmanma ise Güney Asya’yı bir kez daha nükleer felaketin eşiğine taşımıştır. İster BrahMos füzesine ilişkin kazara ateşleme vakası, ister Pokhran tatbikatı sırasında yaşanan füze sapması olsun, bu olaylar Hindistan’ın komuta-kontrol sistemine dair soru işaretlerini artırmıştır. Artan nükleer cephanelik büyüklüğü ile kırılgan komuta-kontrol yapısının birleşmesi, tırmanma riskini daha da yoğunlaştırmaktadır. Özellikle bilgi savaşı çağında yanlış algılama, dezenformasyon ve erken uyarı sistemlerindeki teknik hatalar, zincirleme bir yanlış hesaplamaya ve geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açabilecek potansiyel taşımaktadır.
Nükleer silaha sahip rakipler arasında tekrar eden krizler, nükleer caydırıcılığın temel bir paradoksunu ortaya koymaktadır. Stratejik silahlar topyekûn savaşı engelleyebilse de aynı anda nükleer eşik altında sınırlı çatışmalar için alan açmaktadır. Siyasal liderler tırmanmanın kontrol edilebilir olduğunu varsayabilir; ancak gelişmiş taşıma sistemlerinin varlığı, gerçek zamanlı medya baskısı ile siber ve enformasyon savaşı dinamikleri kriz algılamalarını karmaşık bir hale getirmektedir. Askerî hareketliliğin yanlış yorumlanması ya da teknolojik arızalar, gerilimi kısa sürede hızla yükseltebilmektedir. Bu çerçevede istikrar–istikrarsızlık dinamiği, Güney Asya güvenliğinin belirleyici özelliği olmaya devam etmektedir: Caydırıcılık topyekûn savaşı önlerken, tekrar eden çatışmaları ortadan kaldıramamaktadır.
Söz konusu gelişmeler Pakistan açısından doğrudan sonuçlar doğurmaktadır. Hindistan’ın nükleer cephaneliğini modernize edip genişletmesi ve bunu doktriner belirsizlik eşliğinde yürütmesi, küçük çaplı bir krizin orantısız bir tırmanmaya dönüşme riskini artırmaktadır. Ortaya çıkan tablo, kriz eğilimi olan bir caydırıcılık düzenine işaret etmektedir. Hızlı kuvvet geliştirme süreçleri ile küresel silah kontrol normlarının zayıflaması birlikte değerlendirildiğinde, yanlış hesaplama olasılığı yükselmekte; bu durum, giderek daha kontrolsüzleşen bir nükleer düzende Güney Asya’yı özellikle kırılgan hale getirmektedir.







