Soğuk Savaş, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla sona ermiştir. Bu dönemin ardından Balkanlar, bir süreliğine büyük güç rekabetinin dışında kalmıştır. Ancak 2010’lu yıllardan itibaren bölge yeniden jeopolitik ilginin odağı haline gelmeye başlamıştır. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Balkanlar’a yönelik ilgi giderek artmaktadır.
Avrupa Birliği’nin genişleme politikasını sürdürmedeki yavaşlığı ve zaman zaman bu sürecin durma noktasına gelmesi, bölge ülkelerinde yapısal sorunların devam etmesine yol açmıştır. Buna ek olarak demokratik gerileme eğilimleri ve küresel güç dengelerindeki dönüşüm, Balkanlar’ı hem kırılgan hem de dış aktörlerin nüfuzuna açık bir bölge haline getirmektedir. Bu bağlamda, ABD’nin bölgedeki kurumsal ve askerî varlığına karşılık, Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti farklı araç ve stratejilerle etkilerini artırmaya çalışmaktadır. Rusya Federasyonu, Balkanlar’da kimlik, tarih ve özellikle enerji politikaları üzerinden siyasi kırılganlıkları derinleştirmektedir. Rusya’nın Bosna Hersek’e dolaylı yoldan etki etmek amacıyla Sırp Cumhuriyeti ile geliştirdiği siyasi ilişkiler ve bu yapı üzerinden ayrılıkçı söylemleri desteklemesi bu duruma somut bir örnek teşkil etmektedir.
Çin Halk Cumhuriyeti ise ekonomik araçlar ve altyapı yatırımları yoluyla uzun vadeli bir bağımlılık ilişkisi kurmayı hedeflemektedir. Özellikle Sırbistan ile gerçekleştirilen ulaşım, enerji ve madencilik projeleri, Çin’in bölgedeki ekonomik nüfuzunu artırma stratejisinin temel unsurlarından biridir. Buna karşılık ABD, NATO, uluslararası kurumlar ve ikili ilişkiler aracılığıyla bölgedeki etkisini sürdürmeye çalışmaktadır. Kosova’daki askerî varlığı ve Arnavutluk ile geliştirdiği güvenlik temelli ilişkiler, ABD’nin bölgedeki stratejik konumunun önemli göstergeleri arasında yer almaktadır. Bu durum, Balkanlar’ı farklı güçlerin kesiştiği çok boyutlu bir rekabet alanına dönüştürmektedir.
Bu çalışma, Balkanlar’daki büyük güç rekabetini güç dengesi, sharp power (keskin güç) ve hedging (riskten korunmak için dengeleyici çeşitlendirme/ ikili oynama) stratejileri çerçevesinde incelemeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda, özellikle Sırbistan’ın söz konusu rekabet içerisindeki konumu analiz edilecektir. Çin’in ekonomik yatırımlar ve finansal araçlar yoluyla geliştirdiği nüfuz stratejisi ile ABD’nin NATO dışındaki araçlar üzerinden yürüttüğü politikalar, güncel olaylar ışığında değerlendirilecektir. Ayrıca, Rusya ve Çin’in Balkanlar’daki stratejik yönelimlerinin ne ölçüde uyumlu olduğu ve bu ilişkinin rekabet mi yoksa tamamlayıcılık mı ürettiği tartışılacaktır. Son olarak, Sırbistan’ın bu çok aktörlü güç mücadelesi karşısında izlediği dengeleme (balancing) stratejisi ile ABD’nin bölgedeki varlığının askerî boyutun ötesine geçen çok boyutlu yapısı ortaya konulacaktır.
Küçük Ölçekli Devletlerin Stratejik Konumlanması
Uzun yıllar boyunca, uluslararası ilişkiler kuramcıları, devletlerin giderek güçlenen veya potansiyel olarak tehdit oluşturan bir büyük güç ile karşı karşıya kaldıklarında ya bu güce karşı dengeleme (balancing) ya da zayıf devletlerin güçlü devletlerin yanında yer alarak yanaşması (bandwagoning) stratejileri benimsediklerini savunmaktadır. Ancak, son dönem uluslararası literatür ve politika yayınları, küçük ölçekli devletlerin yükselen bir güce karşı yalnızca dengeleme veya bandwagoing stratejilerine başvurmadığını; aynı zamanda hedging stratejisinden de yararlandığını ortaya koymaktadır. Nitekim birçok analist, küçük devletlerin ne katı biçimde dengeleme ne de katı biçimde bandwagoing politikası izlediğini; aksine, en iyi şekilde “hedging” olarak kavramsallaştırılabilecek bir orta yol benimsediğini ileri sürmektedir.
Dengeleme yaklaşımı, özellikle kendi güvenliklerini koruma stratejisiyle hareket eden küçük ölçekli devletlerin, yükselen bir gücü hem dış dengeleme hem de iç dengeleme yoluyla karşı konulması gereken bir tehdit olarak algılama eğiliminde olduklarını belirtmektedir. Nitekim söz konusu yükselen güce olan coğrafi yakınlık, bu gücün saldırı kapasitesi ve saldırgan niyetinin eşlik etmesi durumunda, bu algı daha da belirgin hale gelmektedir. Bandwagoing yaklaşımı ise devletlerin hızla yükselen bir güce karşı durmak yerine, onun himayesi altına girerek çıkar elde etme karşılığında baskın gücün nüfuzu altına girmeyi kabul ettiklerini ileri sürmektedir. Bununla birlikte, devletlerin saf dengeleme ve saf bandwagoing stratejilerini benimsememelerinin çeşitli nedenleri bulunmaktadır.
Saf dengeleme stratejisi hem stratejik açıdan gereksiz görünmekte hem de politik olarak kışkırtıcı ve ters etki yaratma potansiyeli taşıdığı düşünülmektedir. Ayrıca, ticari fırsatların kaybedilmesine yol açabileceği gerekçesiyle ekonomik açıdan da rasyonel görülmemektedir. Saf bandwagoing stratejisi ise ekonomik açıdan görece makul görünse de küçük ölçekli devletlerin manevra kabiliyetini kısıtlayabileceği için riskli kabul edilmektedir. Günümüzde ise sadece dengeleme ve yanaşma stratejileri yerine, bir orta yol olarak hedging stratejisi benimsenmektedir. Bu kavram, dengeleme ve bandwagoing ayrı bir alternatif stratejiyi ifade etmekte; aynı zamanda hem küçük ölçekli devletlerin güç yükselişine verdikleri tepkileri hem de büyük güçlerin stratejilerini tanımlamak için kullanılmaktadır.
…







