Kuzey Afrika’da düzensiz göç en az üç on yıldır merkezi bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. 1990’ların başlarından itibaren Euro-Akdeniz siyaseti içinde giderek g.rünür hâle gelmiştir. Bölgedeki insan hareketliliği, dönemsel iş ve sömürge sonrası hareketlerden, bir yönetim sorunu haline evrilmiştir. Düzensiz göç, gönderen, transit ve alıcı ülkenin düzenleyici normları dışında gerçekleşen hareket olarak tanımlanabilir (International Organization for Migration [IOM], 2011). Düzenli göçün aksine, düzensiz sınır geçişlerinin ardındaki nedenler genellikle eşitsizlikler, çatışmalar, yönetişim eksiklikleri ve sınırlı fırsatlardan kaynaklanır.
Akdeniz havzası, düzensiz göç için en görünür alanlardan biri hâline gelmiştir. UNHCR (2023) verilerine göre, Orta Akdeniz rotası küresel ölçekte aktif bir merkezdir. Bu, sürekli yönetim çabalarına rağmen düzensiz göçün “sonsuz döngüsünü” yansıtmaktadır.
Tarihsel olarak, Tunus, Cezayir, Fas ve Libya gibi Kuzey Afrika ülkeleri, göçün çıkış noktaları olarak algılanmıştır. Bu algı, ülkelerin Sahra Altı Afrikalı göçmenler için birer transit alan hâline gelmesiyle kademeli olarak değişmiştir. Bu göçmenler Avrupa’ya giriş arayışındadır. Bu değişim, özellikle 2015 sonrası hızlanmıştır. Avrupa Birliği, Avrupa Göç Gündemini benimsemiştir. Gündem, üçüncü ülkelerle işbirliğine ve dışsallaştırılmış sınır kontrol mekanizmalarının uygulanmasına odaklanmaktadır (European Commission, 2015). Bu tür politikalar, varışları azaltmayı ve yönetmeyi amaçlamakla birlikte, göçmenlerin
varlığının uzamasına da katkıda bulunmuştur. Sonuç olarak, Kuzey Afrika artık bir çıkış bölgesi olarak işlev görmemekte; geçici yerleşim, tekrarlayan sınır geçişi girişimleri ve göçmenleri kontrol etme alanı hâline gelmiştir.
Bu tür bir rol değişimi çok boyutlu sonuçlar doğurmuştur. İlk olarak, transit ülkeler kurumsal baskı, sınırlı entegrasyon kapasitesi ve sosyal gerilimlerle karşı karşıya kalmaktadır. İkinci olarak, düzensiz göçmenler belirsizlik, sınırlı hukuki koruma ve kırılganlıkla yüzleşmektedir. Sürekli güvenlik odaklı politikalara rağmen gerçekleşen düzensiz geçişlerin “sonsuz döngüsü”, bölgedeki göçün yalnızca köken ve hedef arasında tek seferlik bir hareket değil, daha geniş yapısal koşullara dayanan tekrar eden bir döngü olduğunu göstermektedir. Castles, de Haas ve Miller (2014)’in vurguladığı gibi, göç sistemleri yalnızca sınır kontrolüyle çözülemeyecek şekilde birbirine bağlı politik, ekonomik ve sosyal dinamikler tarafından şekillenir.
Bu çalışmayı yönlendiren temel soru şudur: Kuzey Afrika’nın köken bölgesinden transit alan hâline dönüşümü, devlet sorumluluklarını, sınır yönetişimini ve güvenlik odaklı bir Akdeniz politikasında göçün anlamını nasıl yeniden tanımlamaktadır? Bugün Kuzey Afrika, coğrafi olarak Afrika, siyasi olarak Avrupa ile iç içe geçmiş ve AB göç anlaşmaları nedeniyle yapısal baskı altında olan ambivalent bir konumda bulunmaktadır. Bu araştırmada belirlenen temel sorun, göçmenlerin uzun süreli olarak barındırılmaya uygun olmayan transit alanlarda sıkıştığı ve devletlerin dış baskılar ile iç kapasiteleri dengelemekte zorlandığı uzun bir “arasında” fazın ortaya çıkmasıdır.
Bu sorunu ele almak için çalışma dört ana bölümde tartışılacaktır. İlk olarak, Kuzey Afrika devletlerinin tarihsel göç profili incelenecektir. Ardından, AB sınır dışsallaştırması ve ikili anlaşmaların etkisi araştırılacaktır. Bununla birlikte, çalışma transit göç ve belirsiz geçicilik kavramını ele alacak ve hem göçmenler hem de ev sahibi toplumlar üzerindeki sosyo-politik sonuçlarla sonuçlanacaktır.
Kuzey Afrika Devletlerinin Tarihsel Göç Profili (Köken’den düzensizlik ve transit adımlarına)
Kuzey Afrika’nın tarihsel göç profiline bakmak, belki de basit ama unutulmayan bir noktadan başlamalıdır: yirminci yüzyılın büyük kısmında, bölgenin baskın “göç kimliği” sömürge bağları, işçi alımı ve Avrupa’daki aile yerleşimleri ile şekillenen coğrafi bir çıkış noktası olarak görünüyordu. Savaş sonrası dönemde, Akdeniz ötesi hareket hem kitlesel hem de
yapılandırılmış hâle gelmiştir: Simon & Noin (1972), “1946’dan itibaren” Kuzey Afrikalıların Avrupa’ya göçünün “giderek daha kitlesel ve çeşitlenmiş” şekilde geliştiğini ve özellikle Cezayir göçünün 1970’lerin başında çok yüksek seviyelere ulaştığını belirtmektedir. Bu ayrıntı önemsiz değildir; kökenin Kuzey Afrika’da yalnızca bir dönem değil, tarihsel bir katman olduğunu gösterir. Fargues (2017) tarafından Akdeniz göç sistemi üzerine yapılan analiz, Kuzey Afrika’nın öncelikle Avrupa’ya işçi ihracatı bölgesi olarak işlev gördüğünü ve Magrip ile Batı Avrupa arasında uzun süreli göç koridorları oluşturduğunu doğrulamaktadır.
“Köken profili” yalnızca spontan hareketliliğe dayanmıyordu; aynı zamanda devlet kanalları ve iş gücü yönetimi aracılığıyla inşa edilmişti. Örneğin, Tunus bağlamında, kalıcı işe alımların ulusal düzeydeki istihdamla koordineli işlediği ve 1970 itibarıyla Fransa’ya düzenli istihdamın önemli ölçüde arttığı erken bir düzenlemeden söz edilmektedir (Simon & Noin, 1972). Kuzey Afrika genelinde, aynı tarihsel mekanizma göçün kotalar ve belgeler aracılığıyla giderek düzenlendiğini göstermektedir. Örneğin, 1968 anlaşmasının ardından Cezayirli işçilerin bir certificat de résidence(ikamet belgesi) bulundurması gerekiyordu. Aynı zamanda, bu hareketlilik asla tamamen “yasal” veya tamamen “yasadışı” değildi. CARIM analizleri, tarihsel olarak düzensiz veya “clandestine” işçiliğin pratikte tolere edilebileceğini çünkü esnek iş gücü sağladığını ve bunun göçmenleri kırılgan ve sömürülebilir kıldığını ortaya koymaktadır (de Haas, 2008; CARIM 2009/7). Düzensiz göç bir anda ortaya çıkmamıştır; işgücü talebi, seçici giriş kuralları ve göçmen stratejileri arasındaki boşluktan kaynaklanan tarihsel kökleri vardır. Bu nedenle, ani bir anomali olarak değil, göç sisteminin yapısal bir bileşeni olarak yorumlanmalıdır (de Haas, 2008).
…







