Uluslararası sistemde yaşanan güç değişimleri ve artan güvenlik kaygıları, devletlerin dış politika yönelimlerini doğrudan etkilemektedir. Bu çalışmada, Hindistan’ın Batı Asya politikası ve özellikle Narendra Modi döneminde İsrail ekseninde yaşadığı politik dönüşüm incelenmektedir. Geleneksel dış politikasında Filistin davasına verdiği diplomatik destek ve İran’la yürüttüğü enerji diplomasisiyle bilinen Yeni Delhi yönetimi, son yıllarda bu dengede belirgin bir eksen kayması yaşamaktadır. Günümüzde Hindistan; savunma, istihbarat ve yüksek teknoloji alanlarında İsrail ile çok daha entegre bir ortaklık kurmaktadır. İsrail’den tedarik edilen gelişmiş füze savunma sistemleri ile insansız hava araçlarının yanı sıra, yapay zekâ ve siber güvenlik gibi alanlarda yürütülen ortak projeler ikili ilişkilerin salt ticari bir mahiyetten çıkarak kapsamlı bir güvenlik ortaklığına dönüştüğünü göstermektedir. Bu doğrultuda çalışma, Hindistan ve İsrail arasındaki ilişkinin derinleşmesinde etkili olan diğer bölgesel ve küresel aktörlerin rolünü anlamayı ve bu jeopolitik adımların Hindistan’ın ulusal çıkarlarına nasıl hizmet ettiğini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Belirtilen bu çerçevede, çalışmanın temel araştırma sorusu şu şekilde belirlenmiştir: Narendra Modi döneminde Hindistan’ın İsrail politikasını şekillendiren temel etkenler nelerdir?
Tarihsel Arka Plan
1947’de bağımsızlığını kazanan Hindistan’ın dış politikası uzun yıllar sömürgecilik karşıtı duruş ve Soğuk Savaş’ın bloklarından ayrı ülkelerin oluşturduğu Bağlantısızlar Hareketi’nin liderliği misyonuyla konumlanmıştır. Bu dönemde Hindistan, Arap ve İslam dünyasıyla olan ilişkilerini sürdürmek ve nüfusundaki geniş Müslüman kesimin hassasiyetlerini gözetmek adına İsrail’e mesafeli tutum sergilemiştir (Srivastava, 1970). İsrail’in 1950’lerde tanınmasına rağmen diplomatik ilişkilerin kurulamaması bu ideolojik gerçeğin yansıması olmuştur. Ancak 90’ların başında Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması, Hindistan’ı dış politikasında radikal bir değişime sürüklemiştir. Sovyet şemsiyesinin ortadan kalkması, ekonomik krizler ve ABD’nin tek süper güç olarak yükselişi, ideolojik dogmaların yerini reelpolitik zorunluluklara bırakmasına neden olmuştur. Hindistan’ın değişen küresel dinamiklere uyum sağlama stratejisinin bir yansıması olarak, onlarca yıllık diplomatik mesafenin ardından 1992 yılında İsrail ile büyükelçilik düzeyinde tam diplomatik ilişkiler kurulmuştur. Rubinoff’a (1995) göre, Hindistan bu yakınlığı daha erken kursaydı itibarını zedeleyebilirdi ancak İsrail’in Doğu Avrupa ülkeleri ve Çin ile de ilişkilerini geliştirdiği bir dönemde temkinli ilerlemesi, bu yakınlaşmanın kabul görmesini kolaylaştırmıştır. Narendra Modi öncesi dönemde ilişkiler gün geçtikçe güçleniyor olsa da tepki çekmemek adına genellikle kapalı kapılar ardında, istihbarat paylaşımı ve savunma tedariki gibi daha göze çarpmayan görünmez alanlarda yürütülmüştür (Singh, 2022).
Modi Dönemi
2014 yılında Narendra Modi’nin iktidara gelmesi, Hindistan-İsrail ilişkilerinde net bir değişim yaratmıştır. Bu dönemin en kritik doktrinel adımı, Hindistan’ın tarihsel olarak birbiriyle doğrudan ilişkilendirdiği Filistin ve İsrail meselelerini birbirinden bağımsız iki ayrı kulvar olarak ele almasını sağlayan “De-hyphenation” (bağları ayırma) politikası olmuştur (Sharma, 2021). Bu strateji sayesinde Yeni Delhi, Filistin davasına yönelik resmi diplomatik desteğini (iki devletli çözüm vurgusu vb.) sürdürürken, İsrail ile olan ilişkilerini Filistin meselesinin ipoteğinden çıkararak derinleştirme alanına getirmiştir. Modi döneminin dış politika vizyonunda İsrail kişisel diplomasinin de devreye girdiği stratejik bir partner olarak kodlanmıştır. İsrail parlamentosu Knesset’e hitap eden ilk Hindistan Başbakanı unvanını taşıyan Modi’nin İsrail politikası, salt jeopolitik pragmatizme dayanmamaktadır: Bu stratejik yakınlaşmanın arkasında, Modi liderliğindeki Bharatiya Janata Partisi’nin (BJP) Hindu milliyetçisi (Hindutva) çizgisi ile Siyonizm arasındaki tarihsel ve söylemsel uyum yatmaktadır. Her iki devletin de kendilerini “İslami radikalizm ve terörizmle çevrili, varoluşsal tehdit altındaki demokrasiler” olarak tanımlaması ortak bir tehdit algısı inşa etmektedir (Irrum & Humza, 2025). Nitekim paylaşılan bu güvenlik kaygısı, Modi’nin Knesset’teki konuşmasında “Terörizm nerede olursa olsun, her yerdeki barışı tehdit eder.” (The Hindu, 2026) şeklinde dile getirilmektedir. Gelişen bu ittifak, bölgesel kriz anlarında Hindistan’ın dış politika reflekslerinde net değişimlere yol açmaktadır. 7 Ekim sonrasında Hindistan’ın İsrail’e verdiği destek net bir eksen tercihini yansıtmış ve Modi, ülkesinin İsrail’in yanında “kararlı bir şekilde” (Dawn, 2026) durduğunu uluslararası kamuoyuna ilan etmiştir. Yeni Delhi’nin 7 Ekim sonrası süreçte İsrail’e yönelik koşulsuz dayanışma mesajları, Hindistan’ın tarihsel ‘bağlantısızlık’ reflekslerinden koparak belirgin bir kamp tercihi yaptığını göstermektedir.
Modi hükümeti, bu jeopolitik yakınlaşmayı yalnızca güvenlik ekseninde bırakmamış, sivil, ekonomik ve sosyolojik araçlarla da genişletmiştir. İkili ilişkilerin ulaştığı güven seviyesi, liderlerin “güven, inovasyon ve ortak kararlılık üzerine inşa edilmiş kalıcı dostluk” vurgularıyla pekiştirilmektedir. Bu bağlamda ilişkiler serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin başlamasıyla jeo-ekonomik bir entegrasyon boyutuna da taşınmaktadır (The Hindu, 2026) Ekonomik entegrasyonun yanı sıra Modi, yumuşak güç unsuru olarak diasporasını aktif bir biçimde kullanmakta ve İsrail’deki Hint kökenli Yahudi topluluğunu iki ülke arasındaki kültürel ve sosyolojik köprü olarak görmektedir (The Hindu, 2026)
…







