28 Aralık 2025 tarihinde İran’da derinleşen ekonomik krize tepki olarak başlayan protestoların ardından mevcut yönetimin sokaktaki tepkileri şiddetli bir şekilde bastırması, ABD özelinde uluslararası sistemde tepki görmüştür. ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın protestoculara karşı aşırı şiddetli davrandığını ifade ederek Ali Hamaney liderliğindeki rejimin bölge için tehlike barındırdığını vurgulamıştır. Buna çözüm olarak ABD, Orta Doğu bölgesine kademeli bir şekilde kuvvet yığarak İran’ı savaş olasılığıyla tehdit etmiş; çözüm olarak da müzakereyi işaret etmiştir. Müzakere masasına oturan Tahran, balistik füze programı kısıtlaması ve nükleer enerjideki zenginleştirilmiş uranyumun kısıtlanması talepleriyle karşı karşıya kalmıştır. Bu hususlar üzerine müzakereler devam etmekteyken ABD, daha görüşmeler sürüyorken İsrail’in desteğiyle 28 Şubat 2026’da İran’ı “rejim değişikliği” amacıyla bombalamaya başlamıştır. Neticesinde dini lider Ali Hamaney’in yanı sıra İran’ın yönetici kadrosundaki kritik isimler öldürülmüş; ülke istikrarsızlaştırılarak protestoların halk devrimine dönüşmesine fırsat verilmek istenmiştir. Fakat beklenen tepki gözlemlenmemiş, İran halkı mevcut rejime karşı kışkırtılamamıştır. Akabinde İran’ın diplomasiyi durdurup bölgedeki ABD üslerine ve İsrail’e misilleme füzeleri ateşlemesi; ABD’nin girişmiş olduğu askeri operasyondan artık istese de kolaylıkla kopamayacağı bir durum yaratmıştır. Bu savaşı – iç kamuoyunda tepki görmeden – sonlandırabilmek için onurlu bir çıkış yoluna (way out) ihtiyaç duyan ABD, misilleme füzelerinin hedefi olmasının yanı sıra Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının durdurulmasına da sebep olmuştur. Bu gelişmeler, Donald Trump yönetimini zamanla yarıştığı bir durum içerisine sokmaktadır. Bunun birkaç sebebi vardır: Kasım 2026’daki Kongre seçimlerinin yaklaştığı bir dönemde ABD kamuoyunun savaşın meşruiyetine ilişkin tepkilerini artırması, ABD’nin küresel müttefiklerinin çatışmaya dahil olmaması ve petrolün varil fiyatının tırmanışa geçerek günden güne enerji krizi riski doğurması Trump yönetimini beklenen askeri ve siyasi destekten mahrum kılarak yalnızlaştırmaktadır.
Güncel tabloda ABD’nin ulusal ve uluslararası prestijini koruyabilmesi için savaşı hızlı bir şekilde kazanması; Hürmüz Boğazı’nın açılması ve İran’ın askeri olarak kısıtlanması gerekmektedir. Aksi takdirde ABD’nin ekipman kaybı ve lojistik maliyetlerinin artmasına ek olarak İran’ın durdurulamayan misilleme saldırıları, ABD’nin savaşı daha fazla finanse edememesine yol açabilir. Ekonomik boyutun yanında Trump yönetiminin, yıllara yayılan düşük yoğunluklu bir savaşın ABD kamuoyunda yaratacağı hoşnutsuzluktan da çekineceği tahmin edilebilir. Savaşın yakın bir zamanda diyalog yoluyla çözülebilmesi de ihtimal dahilindedir, fakat bunun için sağlıklı bir müzakere ortamının kurulması gereklidir. ABD ve İran arasında görüşme yapılıp yapılmadığı konusunda iki tarafın birbiriyle çelişen açıklamaları, şu anki noktada diyalog ihtimaline ilişkin olumlu bir sinyal vermemektedir.
Bu analiz, ABD’nin İran ile savaşma kararının arka planına ilişkin olası açıklamaları inceleyerek bu savaşı anlamlandırma çabası gütmektedir. İlk kısımda, savaşın diğer yürütücüsü olan İsrail’in ABD üzerindeki etkisine değinilecektir. İkinci aşamada, Çin’in bu savaşın başlatılma motivasyonunun arkasında olup olmadığı incelenecektir. Bu iki iddianın ele alınmasından sonra, savaş sonrası uluslararası sistemin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunulacaktır.
…







